Ekonomi tarihi boyunca insanlığın hayali, teknolojik gelişmeler sayesinde daha az çalışarak daha çok boş zamana ve daha yüksek yaşam kalitesine kavuşmaktı. Buhar gücünün keşfinden günümüzün yapay zeka devrimine kadar, her yeni teknolojik atılım insanların sırtından yük kaldırmak için geldi. Ancak bugün içinde bulunduğumuz ileri teknoloji çağında, iş yükümüz azalmak yerine artıyor; insanlar daha üretken, daha hızlı ama bir o kadar da daha fazla çalışmak zorunda kalıyor. İşte bu, modern ekonomik sistemimizin belki de en derin paradoksudur: Üretkenlik arttıkça neden boş zamanımız azalıp, çalışma saatlerimiz artıyor?
Sanayi Devrimi'nde makineleşme başladığında, günde 12-14 saatlik ağır çalışma koşullarından kurtulma hayalleri kuruluyordu. Yirminci yüzyılın başlarında Henry Ford gibi sanayiciler çalışma sürelerini kısaltarak verimliliği artırdı ve ekonomistler gelecekte iş günlerinin daha da kısalacağını öngördü. Peki, bu öngörüler neden gerçekleşmedi? Yapay zeka, robotik ve otomasyon gibi devrim niteliğindeki yenilikler üretim süreçlerini kat kat hızlandırırken, insanların hala neden bitmeyen bir çalışma temposuyla mücadele etmek zorunda olduğunu anlamak için ekonomik sistemin derinlerine inmek gerekiyor.
Bugün yaşanan çelişkinin merkezinde, ekonomik büyümenin dağılımındaki adaletsizlik yatıyor. Üretkenlik artışlarının büyük bir bölümü küçük bir elit kesimin gelirine dönüşürken, toplumun geniş kesimleri bu refahtan çok az pay alabiliyor. Bu dengesiz dağılım, çalışma saatlerinin azalmasını değil, aksine insanların ekonomik olarak ayakta kalabilmek için daha fazla çalışmak zorunda kalmasını doğuruyor. Böylece teknolojiyle birlikte ortaya çıkan yüksek üretkenlik, insanların özgürlüğüne değil, bağımlılığına hizmet eden bir araç haline geliyor.
İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, üretkenliğin artışıyla çalışma sürelerinin azalacağına dair beklentiler oldukça yüksekti. Ancak neoliberal politikalar ve küreselleşme ile birlikte, verimlilik kazançları giderek sermaye sahiplerinin kontrolüne geçti. Gelir dağılımının giderek bozulduğu günümüzde, üretim araçlarına sahip olmayan geniş toplum kesimleri, daha uzun saatler çalışarak ekonomik olarak yerlerinde saymaya başladı. Modern kapitalist sistem, yalnızca verimlilik kazançlarını değil, insan hayatının değerini ve emeğin anlamını da dönüştürdü.
Üretim süreçlerinde insan emeğinin yerine geçen makineler ve yazılımlar, teoride bireylerin daha çok boş zamana sahip olmalarını sağlamalıydı. Ancak gerçekte, makineler insan emeğini azaltmak yerine onun rekabet gücünü kırarak emeğin değerini düşürdü. İnsanlar işlerini kaybetme korkusuyla daha uzun saatler çalışmaya, üretkenliklerini kanıtlamaya mecbur bırakıldı. Bu korku iklimi, yüksek üretkenliğin toplum geneline yayılmasını değil, küçük bir azınlığın refahını artırmasını kolaylaştırdı.
Bu süreç sadece ekonomik sonuçlarla sınırlı kalmadı; aynı zamanda sosyolojik ve kültürel dönüşümleri de beraberinde getirdi. İş yaşamındaki aşırı rekabet, bireylerin kişisel ve ailevi ilişkilerini zayıflatırken, toplumsal dayanışma ve sosyal bağları da erozyona uğrattı. İş saatlerinin uzamasıyla artan stres, depresyon ve tükenmişlik sendromu gibi psikolojik sorunlar, modern toplumların kronik sorunları haline geldi.
Günümüzde temel soru şudur: Teknolojik ilerleme ve artan üretkenlik gerçekten kimin yararına çalışıyor? Eğer verimlilik artışları toplumun genel refahına katkı sağlamıyor, hatta bireylerin yaşam kalitesini düşürüyorsa, bu sistem sürdürülebilir mi? Ekonomik büyüme adına insanların yaşamlarının değersizleştiği, boş zamanlarının ve mutluluklarının göz ardı edildiği bir dünya gerçekten başarılı bir dünya mıdır?
Bu paradoksun çözümü için, ekonomik yapıyı baştan aşağı sorgulamak gerekiyor. Gelir dağılımındaki adaletsizlikleri gidermeden, üretkenlik artışlarının yalnızca küçük bir kesime hizmet etmesini engellemeden, insanların hayat kalitesini yükseltmeden bu paradoksu aşmak mümkün görünmüyor. Yeni bir ekonomik düzenin mümkün olup olmadığını tartışmanın zamanı geldi. Eğer üretkenlik artışı gerçekten insanlık içinse, bu potansiyeli insan hayatının kalitesini yükseltmek için kullanmak zorundayız. Aksi takdirde, teknoloji insanın özgürlüğünü değil, yeni bir tür köleliğini yaratmaya devam edecektir.